Araçlar
Kayıt Giriş

zamanehatunlari.com

BURADASINIZ: Ana Sayfa » Hikayeleriniz » Kadın girişimci
Cuma, 27 Oca 2012
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 27
ZayıfEn iyi 

Kadın girişimci

e-Posta Yazdır

DAMLA DOĞAN ALTINÖRENDAMLA DOĞAN ALTINÖREN
Bizim evde hep kızlar vardı. Olmasa da annem-babam erkek kardeşimden farklı davranmazdı diye düşünüyorum. Benden toplumda erkeklerden farklı davranmam gerektiğinin beklendiğini ilk kez 5-6 yaşlarındayken fark etmiştim, apartmandaki tek kız çocuk oluşumu fark ettiğim güne denk gelir. Tüm çocuklarla birlikte komşumuzun arka bahçesinde yetiştirdiği tavukların popolarına musluk hortumundan kağıt fişek üflerken yarattığımız kirlilik yüzünden en ağır azarı ben işitmiştim, “bari sen yapma, kızlar böyle yapar mı hiç?”.

19 yaşındayken evdeki şoför ihtiyacını karşılamak için araba kullanmaya başlamak zorunda kaldım, oysa acelem yoktu, özel bir ilgi duymuyordum otomobillere. Birkaç ay içinde şunu anlamıştım, erkek sürücülerin çoğu siz araba kullanırken dışarıdan kadın olduğunuzu fark ederlerse ışıkta sizden önce geçmeye, olmazsa buldukları ilk fırsatta sizi sollamaya, hep geride, hep geride bırakmaya çalışıyorlar.  Onları yavaşlatacağınızı düşünüyorlar.

1 yıl içinde kaldırımlara ine çıka, şehir içinde, şehir aşırı, yağmurda, karda her yere araba ile gider gelir olmuştum. Onlar benim üzerime sürmeden ben onların üzerine sürüyordum, bu tam olarak “kadınca” bir çözüm sayılır mı bilemiyorum ama yakın arkadaşlarım, kuzenlerim Damla “canavar gibi” araba kullanıyor demeye başlamışlardı. Neyseki bunu tam olumlu anlamda söylemediklerini idrak etmem çok sürmedi. Geçenlerde erkeklerin çoğunlukta olduğu bir sektörde çalışan bir arkadaşım iş hayatında liderlik yaptığı bir dönem çok ezici olmak zorunda kaldığından söz etmişti. Ben bu deneyimi araba kullanırken atlattığım için, ya da belki çalıştığım hiçbir işyerinde kadınların sayısının ciddi şekilde azaldığı bir üst seviyeye çıkacak kadar sabredemediğim için “canavar gibi” bir çalışan olamadım.

 


Ben aslında çevre mühendisiyim. Okuduğum üniversite ortamında arkadaşlarım ve hocalarım tarafından belirgin bir ayrımcılığa rastlamadım. 22 yaşında üniversiteden mezun olduğumda 4-5 ay kadar kendi mesleğimi icra ettim. Tesadüf  bu ya, tüm çocukluğumun geçtiği Samsun’a katı atık (çöp) arıtma tesisi kurulacaktı. Bu tesisin analizinde Alman ortakların yanında  Türk mühendis olarak görev aldım. Çöpün ne kadarının geri dönüşüme kazandırılabileceğinin hesaplanabilmesi için belirli kriterde çöpün toplanarak ayrıştırılmaları gerekiyordu. Belediyeden çöp kamyonlarını ayarlarkenki sürecin detaylarına girmek istemiyorum. Bir süre uğraştan sonra bir çöp kamyonu ve iki de yenilikçi işçi edinip yola çıktım. Ben kamyonun arkasına tutunmuş, su evden al, bundan alma diyerek kamyonla birlikte ağır aksak ilerlerken geleceklerini etkileyen bir iş yaptığımın farkına varmış olacaklar ki tüm mahalle balkonlara dökülmüştü. Bir evin balkonundan diğer ev sakinlerine seslenildiğini duydum “koş, koş, çöp arabasında kız çalışıyor, kamyondaki kıza bak, koş!”. Onları miting otobüsünün tepesinde şehri dolaşan politikacı edasıyla selamladım.

Bazen öyle doğal, öyle akışında oluyor ki bir şeyler, basireti bağlanıyor insanın, yaşanan anı durdurmak ve silkelenmek istiyorsunuz. İstanbul’a ilk geldiğimde Logo Yazılım’da implementasyon danışmanlığı yapıyordum. İmplementasyon danışmanı, çok işlevli bir ürünün kullanım kılavuzu gibidir. Sizin ne iş yaptığınızı anlar, satın aldığınız yazılımı sizin ihtiyaçlarınıza göre kurar, çalışanlarınıza eğitim verir, size özel bir kılavuz hazırlar ve ortamdan ayrılır. Düzce’de bir fabrikada 2 ay sürecek bir iş verilmişti o zaman bana. Kaldığım otel Akçakoca’da idi ve fabrikanın Akçakoca’da yasayan iki müdürü tarafından otele ulaşımım sağlanıyordu. Benim o iki müdüre çok ilginç geldiğimi fark etmiştim. Çok soru sorarlardı. Rahatsız olduğum halde yanıtlayıp durduğum soruları “Kaç para alıyorsun”a kadar geldiğinde bile, meraklarının kaynağını kadın oluşuma değil de genç oluşuma bağlamıştım. Sonra bir gün çok kar yağdı. Kötü kullanıyorlardı ve tek zincirsiz araç bizimkiydi. Sanki onları zinciri takmaktan alıkoyan şey, benim onları bu konuda uyarmış olmamdı. Baktım başka çarem yok, “durdurun ben ineceğim” dedim. Başıma başka tehlikeler de gelebilirdi ama gözü karartmıştım, o arabada ölme riskim daha yüksekti. Durup zinciri taktılar. Sonra düşündüm ki tüm sorun, onlara acayip gelen her şey kadın olmamdan kaynaklıydı. Eşleri çalışmıyordu ve benim orada oluşum onlara normal gelmiyordu. Erkek olmuş olsam, araçta misafir olarak aracı kullanmayı bile teklif etsem sorun olmayacaktı. Zincir konusunda onlara tavsiye vermem neyse, evimden uzakta bir otelde kalarak orada “bilirkişi” pozisyonunda bulunmam oydu. Onlar benimle birlikte çalışmak değil, beni incelemek istiyorlardı.

Kadın olmak, eşitliği savunmak bazen çok zor ve çelişkili. Sizi ayıran, sizi baskılayan faktörler ince ince işlenmis toplumun derinliklerine. Karsi cinsten doğanız gereği ayrılan özellikleriniz alınmış, bunlar tüm ayrımcılığın önüne yerleştirilmiş dikkat dağıtmak için, sanki sorun bunlardan kaynaklıymış gibi, arkasına yığılmış da yığılmış. Diğer yanda kadınları korumaya çalışan toplumsal ve kurumsal mekanizmalar var. Bazıları sanki tuzak gibi. Mesela hala, “evlendim, işten ayrılıyorum” diyen kadına evlendiğinden 1 yil içinde kıdem tazminatı ödeniyor. Çoğunluğun çocuğu olmadığı bir ortamda fazla mesai planı yapılırken çocuğu olan siz ve baba arkadaşınız varken, yalnızca sizin için işten mesai bitiminde ayrılma planları yapılıyor.

 

Şimdilerde girişimcilik yapıyorum, “kadın girişimcilik”. Bir Türk girişimcisi topluluğuna ben Nurturia (http://www.nurturia.com.tr/) hakkında sunum yaparken ve Gökhan da arkamda tüm kara bıyıkları ile dikiliyorken, ünlü girişimcilerden biri “hep anneler için böyle siteler kuruluyor, nedense hep de kadınlar kuruyor bunu” dediğinde, aslında “kadınlar başka da bir şey kurmuyor zaten” mi demek istediğini hala merak ediyorum.

En azından şimdilerde kimse benden “şık ama dekolte olmayan”, “kaliteli ama abartıya kaçmayan” (müdürümün giydiğinden daha pahalı olmayan), “yüksek topuklu ama parmakları göstermeyen”, “uyumlu ama otantik olmayan” (özgün olmayan, alışılmış) giysiler giymemi, içimden “süslü” olmak geldiği bir gün işe gittiğimde söylendiği gibi “olması gerektiği gibi, bir Hanımefendi gibi” olmamı beklemiyor.

Güzel olmak kimi iyi hissettirmez? Ama benim bugünlerde elimde güzel gözükmekten çok daha iyi hissettiren bir işim var. Bazen yemek bile yemeyip, bir süre serumla beslenip onunla uğraşmayı tercih edecek derecede sabırsız hissediyorum kendimi. Bir yandan kendi çapımda bir kıyafet devrimi yaratarak  işe verilen değerin ve hırsın topuk boyuyla ölçülmediği bir iş kurmanın hayalini kuruyorum. Bir toplantıya giderken “I’d like mornings better, if they’d started a little later” (sabahları daha çok severdim, azıcık geç başlasalardı) yazan tişörtümü giymek için içim içimi yiyor. Bir süredir makyajımı sivilce ve uykusuzluktan kızarmış göz altlarımı kapatacak malzemelerle sınırlayıp, temizlemesi vakit aldığı için rimeli ve ojeyi çıkarttım hayatımdan. Saçlarıma papatya suyu sürüp güneşte kuruttuğum, gözlerime mürdüm rengi kalem çekmeden sokağa çıkmadığım günler de gelecek yeniden biliyorum. Acelem yok.

Paylaşmak ister misin?:

Deli.cio.us    Digg    reddit    Facebook    StumbleUpon    Newsvine

Yorum ekle


Güvenlik kodu Yenile